Şizofreni Üzerine | Röportaj | Dr. Sıtar Hezer

Sıkça duyduğumuz depresyondan sonra belki de en çok bilinen psikolojik hastalıklardan şizofreniye biraz daha yakından eğilmek ister misiniz? Şizofrenide terapinin rolü nedir? Şizofreni ve kültürün ilişkisi nedir? Tüm bu sorulara cevap için Psikiyatr Sıtar Hezer ne diyor gelin beraber görelim.

  1. Kendinizden biraz bahseder misiniz?(Adınız, Alanınız, Çalıştığınız kurum ve ne kadar zamandır çalıştığınız, mezun olduğunuz üniversite)

Merhaba, ben Sıtar Hezer, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinin psikiyatri bölümünde asistan doktor olarak çalışıyorum, bir yılı biraz aşan süredir burada çalışıyorum. Akdeniz üniversitesi tıp fakültesini bitirdikten sonra bir yıl kadar acil serviste pratisyen hekim olarak çalıştım. Psikiyatri deneyimim burası ile başladı, halen de devam ediyor.

  1. Çalıştığınız kurumda en çok hangi hastalıklarla karşılaşıyorsunuz?

Hastaneye yapılan hasta başvurularına baktığımızda neredeyse bütün psikiyatrik hastalıklarla karşı karşıya gelebiliyoruz. Şizofreni başta olmak üzere psikotik bozukluklar, duygudurum bozuklukları, anksiyete bozuklukları, travma ile ilişkili bozukluklar, kişilik bozuklukları, cinsel uyum bozuklukları, alkol ya da madde ile ilişkili bozukluklar ve daha ismini şuan söylemediğim bir çok hastalıktan yakınan hastayı günlük klinik pratiğimizde görebiliyoruz. Hastane geneli için konuşacak olursak bekleneceği üzere daha çok bir sınıf olarak anksiyete bozuklukları ve depresyon hastalarının tedavileri yapılıyor, ancak hastanede bulunan kapalı klinikler için bu sıklık oranları değişiyor. Özellikle benim de aktif olarak çalıştığım kapalı yatan hasta kliniklerine bakacak olursak en sık gördüğümüz hastalık grubu olarak psikotik spektrumdan bahsedebilirim. Şizofreni, şizoaffektif bozukluk, delüzyonel bozukluk, madde ile ilişkili psikotik bozukluk gibi hastalıkların sıklığı görece daha fazla diyebilirim. Bunun yanında tabi ki psikotik olsun ya da olmasın bipolar bozukluğun mani ya da depresyon atağındaki hastaların sayısı da azımsanamayacak kadar fazla. Yine yatan hasta klinikleri için bu sıklık oranları her zaman aynı şekilde stabil olarak seyretmiyor. Örneğin bipolar bozukluk için hastalığın özelliklerinden biri olan mevsimsel örüntüye sahip olması, özellikle mevsim geçiş dönemlerinde atak dönemindeki hasta sayısında gözlemlenebilir bir artışa sebep oluyor. Bir başka örnek olarak dönem dönem artan psikotik ataktaki hasta sayısından ya da en azından belirli (özellikle bir alanda yoğun olarak) psikotik düşünce içeriğinin sıklığındaki artıştan bahsetmek mümkün. Önemli ve günlük hayatın normal akışında kesintiye sebep olabilecek toplumsal ve siyasal olaylar bu artışa neden olabiliyor. Güncel bir örnek olarak yakın zamanda yaşanan darbe girişimi ve sonrasındaki politik atmosferin çoğu psikotik bozukluk hastasının sanrılarını önemli ölçüde etkilediğini gözlemlemek çok zor olmadı.

  1. Peki şizofreniyi biraz daha yakından inceleyecek olursak, nasıl bir hastalık? Ne gibi türleri var?

Psikiyatri biliminde hastalığın ortaya çıkış mekanizması ya da etkileyen faktörler  hakkında en çok araştırma yapılmış ve en çok bilgiye sahip olduğumuz ama aynı zamanda en çok uğraştığımız, tedavi olanakları hakkında en çok düşünülen hastalık şizofrenidir. Aslında bir “hastalık” olarak çok da eski olmadığını söyleyebiliriz. Şizofreni hastalarının 16.-17. yüzyıla kadar toplumdan kapı dışarı edildiklerini, Foucault’un aktardığı gibi “ship of fool” lara konarak sonu belli olmayan yolculuklara mahkum edildiklerini ve sonrasında da kapatıldıklarını(bir anlamda halen aynı şeyi yapmaya devam ediyoruz) biliyoruz. En iyi yapılmış tanımlarından birini aktararak başlayayım, “genç yaşta başlayan, kişinin insan ilişkilerinden ve gerçeklerden uzaklaşarak, kendine özgü bir içe kapanım(otizm) dünyasında yaşadığı; düşünüş, algılama ve davranışlarda önemli bozuklukların görüldüğü ağır bir ruhsal hastalıktır”. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi hem bireysel hem sosyal yükü fazla olan bir hastalıktır. Genel toplumda sıklığının yaklaşık olarak %1 olduğu, erkeklerde kadınlara göre biraz daha sık olduğu ve kadınlarda biraz daha geç başlayabildiği biliniyor. Kabaca belirtileri, işitsel, görsel ya da diğer duyu organları ile ilgili varsanılar, paranoid, kötülük görme, takip edilme, dini içerikli, büyüklenmeci, sanrı/hezeyean olarak adlandırılan düşünce bozuklukları, sosyal geri çekilme içe kapanma ve işlevsellikte ciddi kayıp olarak sayılabilir. Oluş nedeni olarak hem genetik faktörlerin hem de çevresel faktörlerin etkisinin çok önemli olduğu biliniyor. Beyinde yapısal ve nörokimyasal faktörlerin etkili olduğu, bazı gen bölgelerinin hastalıkla ilişkili olduğu artık biliniyor. Sosyoekonomik düzey ile hastalığın sıklığı arasındaki ilişki tam olarak anlaşılmamış olmakla birlikte, hastalığın sosyoekonomik düzeyin daha düşük olduğu kesimlerde daha sık olduğu, ancak gelişmiş ülkelerde gelişmemiş ülkelere göre hastalığın seyrinin daha kötü olduğu biliniyor. Güncel klinik tanı koyma pratiğinde artık pek başvurulmasa da (DSM 5′ te alt tipler kaldırıldı) çok farklı şekillerde kendini gösteren şizofreni hastalığının alt türleri mevcut. Bunlar paranoid, dağınık(dezorganize), katatonik, basit ve kalıntı şizofreni olarak sayılabilir. Örneğin paranoid tip şizofrenide başlangıç yaşı daha geç, şüpheci sanrılar ön planda, bilişsel işlevler nispeten daha iyi iken, dağınık/dezorganize tip şizofrenide düşünce ağır bir şekilde bozulmuş, konuşmalar anlaşılmaz duruma gelmiş ve hatta yeni kelimeler uydurma durumu görülür.

  1. Bu   hastalıkta genetik ne kadar etkili? Yetiştirme tarzı bu hastalığı tetikleyebilir mi?

Yukarıda da söylediğim gibi hastalığın ortaya çıkmasında mevcut bilgilerle en önemli payı genetik alt yapıya verebiliriz. Genetik yatkınlığı veya yükü olan hastalarda psikotik belirtiler henüz başlamamışken yaşanan her türlü psikolojik zorlanma psikotik bulguların ortaya çıkmasında etkili olabilir. Doğrudan yetiştirilme tarzının ya da hangi yetiştirilme tarzının hastalığın ortaya çıkmasında etkili olup olamayacağı konusunda bir bilgim olmasa da şunu söylemek mümkün, yapılan çalışmalarda şizofreni hastalarının tedavisini olumsuz etkileyen faktörler arasında ailenin duygu dışavurumunun yüksek olması sayılıyor. Yani hastalığın iyileşmesine yönelik beklentinin yüksek olması hastalığın tedavisini olumsuz etkiliyor gibi görünüyor. Bu verilerle bir ilişki kurulabilir ancak dediğim gibi doğrudan bir ilişkinin olduğu yönünde bir bilginin olamadığını biliyorum.

  1. Şizofreni belirtileri kültüre bağlı mıdır? Kültürden kültüre    ne gibi farklar gözlenebilir?

Şizofreni belirtileri değil de belirtilerin içerikleri için bu soruya evet cevabı vermenin pekala mümkün olduğunu düşünüyorum. Sadece şizofreni ya da diğer psikotik bzoukluklarda değil tüm psikopatolojiler için belirtilerin kültürle bağı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Burada araya Lacan’ın “bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır” cümlesini sıkıştırarak kendi deneyimlerimden örnek vereyim, daha dindar bir kültürel çevrede yaşayan psikotik bir hastanın sanrısı peygamber olduğu yönünde olabiliyor iken, daha seküler bir kültürel çevrede yaşayan bir başka hastanın sanrısı gizli servislerin kendisini takip ediyor olması ile ilgili olabiliyor. Her zaman böyle olmak zorunda değil ama kişinin psikotik yaşantısı tabi ki kendi yaşantısı ve öznel deneyimi ile bağlantılı olacaktır. Bu konunun psikiyatride belirti/semptom tanımlamasının ve hastalık tanısı koymanın normatif olması ile ilgili bir yönü de mevcut tabi, ama uzamaması için geçiyorum :).

  1. Şizofreni hastaları günlük hayatlarında ne gibi sıkıntılar çekmekteler?

Bu çok önemli bir konu, çünkü hastaların tedavi uyumu ve hastalığın olumlu seyri için günlük hayattaki “sıkıntılar” önemli bir engel. Şizofreni hastalarında genel olarak kendi benliğine ve çevresine derin bir güvensizlik vardır. Bu hastalar erken çocukluklarından beri normal olmayan, tuhaf ve sonrasında da deli ya da şizofren diye etiketlenerek sosyal olarak izole edilirler. Psikiyatrik tedavi görüyor olmak ya da klinikte yatmış olmanın da toplumda böyle bir etkisi olabiliyor. Bu durum tedavi olanağına karşı hastanın güvensizliğine neden olarak hastalığın doğasında zaten var olan sosyal izolasyonu daha da derinleştiriyor. Bir şekilde sosyal iletişime geçmesi gerektiği bir anda şizofreni hastası kaygı ve korku yaşayacaktır ve gereksinim korku ikilemi kaygısını daha da arttıracaktır.

  1. Şizofreninin tedavi süreci nasıl oluyor? Psikoterapinin bu süreçte bir rolü var mı?

Şizofreni çok boyutlu bir sendrom olduğu için tedavisi de çok boyutlu olmak durumunda. Olmazsa olmaz niteliğinde olan medikal/ilaç tedavisinin yanında sosyal ve psikolojik tedavinin de önemi çok büyüktür. Sosyal açıdan daha önceden bahsettiğim artmış duygu dışavurumu ya da beklenti yüksekliği hastalığın gidişi üzerinde olumsuz etkiye sahiptir. Uyum kapasitesine yönelik artmış beklenti hastaların kendilerini baskı altında hissetmelerine neden olur. Bu bilgi akılda tutulurken hastanın sahip olduğu yeteneklere yönelmesi desteklenmeli ve uğraşıya yöneltilmelidir. Şizofreni hastalarında destekleyici nitelikte dinamik yönelimli ve varoluşçu yönelimli terapilerin faydalı olduğu biliniyor, ayrıca bilişsel davranışçı terapiler de uygulanabiliyor.

  1. Aile bireylerimizden biri şizofreni hastası ise, bizim yapmamız gerekenler neler? Ailelere ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

Şizofreni tedavisi mutlaka aileyi de içerisine almalıdır. Aile hastalığın tanısı, tedavisi, gidişi hakkında bilgilendirilmiş olmalıdır. Aile üyelerinin hastaya karşı açık sözlü, ilgili ve onu anlamaya çalıştığını gösteren bir tutum içinde olmaları önemlidir. Ayrıca aile bireyleri içerisinde olabilecek suçluluk ya da çaresizlik gibi duygular da hasta üzerindeki baskıyı arttırabilir. İlaç dozları, etkileri ve yan etkileri konusunda da bilgilendirilmiş olmalıdır.

 


Paylaşın, herkes okusun:
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir